« Önceki |

22/9/2008

"Sessizliğin Sesi" İmza Günü..

24 Eylül 08 Çarşamba
Kocetepe Kitap Fuarı
Saat 15.00-22.00 Arası


"Sessizliğin Sesi" İmza Günü..


Bekleniyorsunuz
...

21/8/2008

Gerçek Hayat Dergisi'ndeki Röportajım/Haber7.com







21 Ağustos 2008 11:36 Haber7.com
Bebekken geçirdiği ateşli hastalıkla birlikte konuşma yetisini kaybeden HÜMeyra küsmediği hayata üç üniversite okuyarak nazire yapmış. HÜMeyra'nın tek iletişim aracı ise cep telefonu...
Sadece cep telefonu ile konuşabiliyor!





Gülcan Tezcan'ın röportajı

“SESSİZLİĞİM YÜREĞİMDEN TUTTU”

Bazılarına göre “özürlü” tek bir anlam ifade ediyor. Eğer bir insan özürlüyse/engelliyse konuşamaz da, duyamaz da, düşünemez de. “zekâ özürlü” kavramına indirgemişler “özürlü” kavramını. İşte biraz da bu anlamsız önyargıyı yıkabilmek için yazmaya başladım.

Zamane gençleri okumuyorlar. Kullandıkları sözcük sayısının 100’ü geçmemesinin en büyük sebebi de bu zaten. Okumadıkları için bir şeyleri düşünebilme, yorumlayabilme yetenekleri de kayboluyor maalesef. Hep basmakalıp düşüncelerle sürdürüyorlar hayatı. Kendilerine ait fikirleri yok; olamaz da böyle gittikçe. Çünkü fikir üretmek için çok okumak gerek.

Gencecik bir yazar HÜMeyra Karagöz. Aynı anda üç üniversite birden okuyor. Zaten hayatını anlamlandıran en temel şeyler okumak ve yazmak HÜMeyra Karagöz için. Çocukluğundan beri hayalini kurduğu ilk kitabını kendi gayretleriyle okurla buluşturmayı başarmış. Bir ‘heves’ değil O’nun için yazmak; bizatihi hayatın kendisi. Çünkü o seslere değil kelimelere döküyor düşüncelerini, hissettiklerini. Bebekken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu konuşma yetisini kaybeden HÜMeyra, hayran olunacak bir tevekkülle bu durumuna şükrederek, mutluluk duymayı öğrenmiş. İsmini özellikle HÜMeyra olarak yazmasının sebebi de incelikli ruhundaki pırıltılara işaret: HU ve Muhammed’in kısaltması HUM… yani HÜMeyra. Genç yazara sessizliğini ve çığlıklara dönüşen kelimelerden oluşan ‘Sessizliğin Sesi’ni sorduk…


Sizin yaşlarınızdaki genç arkadaşların pek çoğunda vardır yazma hevesi. Ama sizde 'yazmak' hevesin çok ötesine geçmiş. Yazmak sizin hayatında ne anlam ifade ediyor?
Evet, “yazma” hevesi çoktur bu yaşlardaki insanlarda. Ama pek çoğu yazmayı sürdüremez ne yazık ki. Çünkü heves kavramı ile “yazma” kavramı tamamen tehlikeli kavramlar, birbirleri için. Eğer bir insan yazıyorsa, ne amaçla yazdığını işin en başında içinde temellendireceği için heves kavramı barınamaz kalemde. Bu şekilde yazmaya başladınız mı, inanın ki gerisi kendiliğinden geliyor. İsteseniz bile bırakamıyorsunuz yazmayı. İşte tam bu noktada “yazma”nın hayatımdaki anlam karşımıza çıkıyor. Aslında tek cümleyle açıklayabilirim bu durumu. “yazmak” hayatımdaki bir anlam değil; benim hayatım “yazmak”…
 
Çocukluğunuzdan itibaren konuşamadığınızı biliyoruz. Gündelik ihtiyaçlar dışında sesiniz yerine kaleminizi kullanmak ve yazmak fikri ne zaman oluştu sizde?
Çocukluktan da öte de diyebiliriz; bir yaşıma girmeden konuşma yetimi “atta”ya götürmüşler benim :) Gündelik ihtiyaçlarımı dediğiniz gibi ancak yazışarak giderebilirdim. Tabi teknoloji geliştikçe benim iletişim aracım da – ki ben buna “dilim” derim :) – değişmeye başladı. Sohbet ortamlarımda kâğıdın pabucu damda şimdilerde :)  Teknolojiye ayak uydurarak arkadaş, aile sohbetlerimi/konuşmalarımı cep telefonumla yapıyorum. Onlar soruyor ben telefona yazıp göstererek cevaplıyorum, ben soruyorum onlar cevaplıyorlar. Güzel güzel sohbet ediyoruz işte, çok şükür :) Onun için yaşıtlarımdan çok önce telefonum olmuştu :) ve böyle anlaştığımı görenler ilk başta çok şaşırırlar sonra da alışırlar zaten..

Gündelik ihtiyaçlarım dışında kendimi bir şekilde ifade etmem gerekiyordu. Yoksa ya kendimi kaybedecektim, ya da düşünebilme, yorumlayabilme yeteneğimi. Çünkü hayatta bir şeyler oluyor, siz de o hayatın bir parçasısınız ve hayata dair bir şeyler yapmak zorundasınız. Sonuçta konuşamıyorsunuz zahiren de olsa ama insanlarla iletişim kurmak zorundasınız, hayatın bir gereği olarak. Ben de konuşamadığıma göre kendimce geriye tek bir seçenek kalıyordu; o da “yazmak”… Çünkü başka bir şekilde ifade edemezdim kendimi. Konuşamıyorsunuz ve bazı şeyler hep içinize akıyor… akıyor… akıyor… İçte biriken şeyleri bir şekilde dışarı atmalısınız ki hayatı yaşayabilesiniz. Bunu resim yaparak da yapabilirdim veya herhangi bir çalgı çalarak da… Ama senelerdir söylen/e/memiş sözler, düşünceler, duygular olunca ve bunun yanında insanların sizi anlayabilme isteği içerisindeyseniz, bu ağır yüklü anlatımın altından ancak “yazmak” kalkar diye düşünmüş olabilirim kendimce.  

Önceleri çoğu zaman sessiz kalırdım çoğu ortamda. Kendime güvenirdim ama insanların önyargılarından çekinirdim. Pek bir muhatap olmazdım insanlarla, hayatla. Bir sohbet ortamında söylemek istediklerimi söyleyemeyince ve bunun yüzünden insanların beni tamamen yanlış tanıdığını gördükçe bir şeyler yapmalıyım dedim ve yaptım. İşin şu tarafı da çok önemli aslında; sonuçta “konuş/a/mayan” bir insansınız, yani bir engeliniz var ve insanlar ne yazık ki “engelli/özürlü” denilince önyargıyla yaklaşıyor size. Çok başıma gelmiştir, hala da geliyor ve gelecek de eminim. Konuşamadığımı öğrendiklerinde direkt “duyamama” eksikliğini de yapıştırırlar üstüme. “Konuşamıyorsa duyamıyordur da” diye varsayarak öyle davranırlar. Sol elimde biraz güç kaybı olduğu için o elimi pek kullanamıyorum. İnsanlar bunu gördüklerinde üstüne konuşamadığımı öğrendiklerinde bu sefer de “zekâ özürlü” muamelesi yapıyorlar. Yani bazılarına göre “özürlü” tek bir anlam ifade ediyor. Eğer bir insan özürlüyse/engelliyse konuşamaz da, duyamaz da, düşünemez de. “zekâ özürlü” kavramına indirgemişler “özürlü” kavramını. İşte biraz da bu anlamsız önyargıyı yıkabilmek için yazmaya başladım. Hem içimdeki söylen/e/memiş sözleri açığa çıkarmak hem de insanlara “Ben buradayım, ben de sizin gibi yaşıyorum, ölü değilim hele ki sizin ‘hiçbir işe yaramayan, vasıfsız’ damgasını vurduğunuz; sizin lügatinizdeki “özürlü” de değilim. Ben HÜMeyrayım, konuşamıyorum ama çok mutluyum” mesajını vermek için “Yazmak” fiilini buyur ettim kalemime ve tabi ki kalemimi de yüreğime…

Konuşamadığınızı fark ettiğinizde ilk tepkiniz ne oldu? Bir çocuk olarak sesini duyuramamak nasıl bir 'hal' di?
Buna şükretmem mi gerekiyor yoksa “ne yazık ki” mi, bilmiyorum ama ben hiç konuşamamış bir insanım. Söyleyebildiğim ilk ve son kelimeler “anne, baba, mama, dede”ymiş ve ben de bunları söylediğimi hatırlamıyorum. 9 aylıkken yüksek ateş sonucu geçirdiğim havaleden sonra “sessizliğe” ilk adımı attığım için ses’imi (konuşma yetimden doğan ses’imi) hiç duyamamışım. Ama çoğu zaman buna şükrediyorum; tadına vardığım, zevkini yaşadığım bir “şey”i kaybetmektense; hiç bilmediğim, hiç tatmadığım bir “şey”i kaybetmek daha kolay olur çoğu zaman.

Çocukken bazı şeylerin farkında değildim aslında. Çünkü –Rabbime şükürler olsun ki- annem ve babam beni hiç, konuşamayan bir çocuk gibi yetiştirmediler. Herkese göre ben konuşuyordum. Sadece harfleri, kelimeleri çıkaramıyordum. Hep normal okullara gittim ki hala da gidiyorum. Özel eğitim almadım çünkü almaya gerek yoktu. Sadece konuşamıyordum, duyuyordum, anlayabiliyordum ve en önemlisi düşünebiliyordum. Çocukken hiç zorluk çekmedim desem yeridir; çünkü –çok garip olacak biliyorum ama- kendimi hep normal biri olarak gördüm. Benim için ablam, kardeşim, annem babam nasılsa ben de öyleydim. Sadece bir hastalık geçirmiştim o kadar.
İşin şu tarafı da var tabi; anne babadan ve tabi ki yakın etraftan aldığınız bu destekle –konuşamama duygusunu bana hiç yansıtmadan yapılan davranışlar vs-  dolayısıyla kendimce bir dil oluşturmuşum farkına varmadan. Tabi çoğu zaman sessiz kalıyormuşum ama birlikte yaşadığım insanlar gözümden, halimden, tavrımdan ne istediğimi, ne söylemek istediğimi anlıyorlarmış o yaşlarda. Sadece şimdi daha rahatım, söylemek istediklerimi veya anlamadıkları yerde neler düşündüğümü yazarak söylediğim için.

Sessizliğinizle nasıl barıştınız?
Kolay olmadı, hiç kolay olmadı hem de. Ama her zaman söylediğim bir şey var: “Hiçbir güzelliğe kolaylıklarla gidilmez. Her zorluğun ardındadır güzellikler”. Bir bedel ödemelisiniz ki; sonunda ödülü alabilesiniz. Bu soruyu “Sessizliğiniz sizinle nasıl barıştı?” diye sorsak daha anlamlı olur sanırım. Çünkü şükürler olsun ki hayatım boyunca hiçbir zaman “isyan” etmedim bu halimden ötürü. Her şeyin farkındaydım; bu bir imtihan ve olması gerekiyormuş oldu. Ötesi yok! Annem babam ne kadar farkındaysalar ben de o kadar farkınday/d/ım bu durumun. Onun için hiçbir zaman “Ben niye böyleyim, Allah’ım?” “Kahretsin, bu haksızlık!” gibi isyan yüklü cümlelere yer edindirmedim beynimde de, yüreğimde de. Bende sadece “alışma, sindirme” evresi vardı. Ben sessizliğime değil, insanlara ve kendime kızıyordum. İnsanların yaptığı en ufacık bir olumsuzluk bile gözümde ve yüreğimde o kadar büyüyordu ki, sanki her şey bitmiş sanırsınız. Başlarda gerçekten çok zordu bu durum. Hele ki belli bir yaşa kadar konuşamamanın bir “özür/engel” olmadığını düşünmüşseniz işiniz daha da zorlaşıyor. Dediğim gibi ben belli bir yaşa kadar “özürlü/engelli” olduğumu hiç düşünmedim. Herkes gibiydim sadece konuşamıyordum o kadar. Ne zaman ki konuşamamanın getirdiği zorluklar büyüdü o zaman ben bir afalladım. “Ne oluyor?” diye sormaya başladım. “İnsanlar niye böyle davranıyor bana, niye bu kadar acımasızlar? Beni dışlıyorlar, beni istemiyorlar.” vs diye düşünmeye başladım. Doğruluk payı var mıydı; evet hepsinde olmasa da vardı. Çünkü öyle bir toplumuz biz. Bu zamana kadar “özürlü” çocuğu olanlar utandıkları için evlerinde saklıyordu. Sanki ayıpmış, günahmış gibi, utanılacak bir şey varmış gibi çocukları resmen depresyona kendileri itiyorlardı. Zaman geçtikçe toplumumuz bilinçlenmeye başladı. Ama hala önyargılar olması gerekenden çok fazla. İşte ben bunlara yenildim ilk başta. İnsanların bana olan olumsuz tavırlarını kaldıramıyordum. Ne zaman ki dışarıya açıldım, yüzüme büyük bir tokat atılmış gibi bir hal aldım. İnsanların neden bu kadar katı olduğuna bir anlam veremeyişimden kaynaklanıyordu tüm bunlar. Yaklaşık bir yıl farkında olmadan depresyona girdim. Kendi halimde yaşadım o bir yıl. Annemler farkındaydı bir şeyler olduğunun, hocalarım sürekli konuşuyordu benimle, “Yapma, etme notların düşüyor, kendine gel” diye. Ama kendi kendine bir şeyleri kabullenmedikten sonra söylenenler hiçbir şey ifade etmiyor insana. Ne zaman ki “Evet, ben konuşma özürlüyüm/engelliyim” dedim; o an “sessizliğim” gülümsedi bana, elimden değil, yüreğimden tuttu. O sürecim ağır oldu ama şu anki HÜMeyra’lığımı o sürece borçluyum. Her şey yerli yerinde ve benim tarafımdan a/lı/şılmış bir durumda… Ve ben bu HÜMeyra’yı gerçekten çok seviyorum…
 
Yazı yolculuğunuzda kimlerden beslendiniz? Hangi yazarları okudunuz en çok?
Herkesi ve her şeyi okurum. Edebi, siyasi, mizah, macera vs... Yeter ki dili güzel olsun, yüreğime dokunsun. Ama tabi ki örnek aldığım yazarlar olmuştur. Mesela İskender Pala hayranıyım. Çok derin ve çok ilginç bir dili var İskender Pala’nın. Duyguyu ön planda tuttuğu için bu kadar yakın bana belki de; çünkü duygu, kalemimdeki vazgeçilmezimdir benim. Senai Demirci’yi çok severim. Onda da aynı şey var; kaleminden muhteşem bir duygu seli akıyor. Engin Noyan’ın hem konuşmalarına hem de kalemine hayranım. Nazan Bekiroğlu’nu geç buldum ama sonraki kitaplarıma daha fazla yardımı dokunacak eminim. Tarif edilmez bir güzelliği var çünkü onun kaleminin. Bunun yanında tabi ki “usta” isimler var; listenin en başında onlar geliyor. Necip Fazıl’sız bir hayat düşünemem asla; Mehmet Akif hakeza… Sezai Karakoç, Peyami Sefa, Sabahattin Ali, Reşat Nuri Güntekin vs…
 
Sessizliğin Sesi hangi duyguların, düşüncelerin birikiminden bir araya geldi?
Biraz fazla duygusal bir insanım ben. İnsanlarda normal ölçüde olan duygusallığın dışında bende bir de konuşamamamın getirdiği duygusallık var. İşte o duygusallığın getirdiği düşüncelerden bir araya geldi Sessizliğin Sesi. Yaşadığım veya hayal ettiğim şeyleri yazdım. Çektiğim zorlukları yazmadım pek çünkü daha çok mutlu oldum ve u/mutlu şeyleri yazmak istedim belki de, farkında olmadan… Konuşamamanın getirdiği mutsuzluklar değil de, bana kazandırdığı o eşsiz güzellikleri yansıtmaya çalıştım daha çok. İnanın ki bir şeyleri aştıktan, yaşadıktan sonra olumsuzluklara bile şükredebiliyor insan; benim bu durumuma şükrettiğim gibi. Yedi yaşımda kafaya koymuştum zaten “ileride mutlaka bir gün kitap yazacağım”ı. Ama o zamanlar ben bile farkında değildim bunun. Histi ilk başta, kendim bile göremedim bunu. O his yaşadıklarımdan beslenerek büyüdü ve uyarı verdi bana. Büyüdükçe tanımlayabiliyordum bunu artık; his olmaktan çıkmıştı zira. Yılları aşa aşa hedef oldu bende ve çok şükür ki ulaştım hedefime/hayalime. Gerisi de inşaallah gelecek.

Zamane gençlerinin Türkçeyi doğru kullanmadığından, kullandıkları sözcük sayısının 100'ü geçmediğinden yakınılır. Sizce gençlerin Türkçe'nin zenginliğinden yeterince istifade etmeyişinin sebebi nedir?
Zamane gençleri okumuyorlar. Kullandıkları sözcük sayısının 100’ü geçmemesinin en büyük sebebi de bu zaten. Okumadıkları için bir şeyleri düşünebilme, yorumlayabilme yetenekleri de kayboluyor maalesef. Hep basmakalıp düşüncelerle sürdürüyorlar hayatı. Kendilerine ait fikirleri yok; olamaz da böyle gittikçe. Çünkü fikir üretmek için çok okumak gerek. Türkçe’nin zenginliğinden bahsediyorsunuz. Peki hangimiz veya hangileri Türkçe’yi tam anlamıyla kullanabiliyor/uz? Veya kaçı/mız bu zenginlikten haberdar? En basitinden Yunus Emre’yi bile anlayamayan bir insanın sözcük dağarcığı nasıl fazla olabilir ki? Mehmet Akif’in sözlerindeki o muhteşem duyguları anlayamadıktan sonra zenginlik mi kalır insanın dilinde?  Günümüz Türkçe’sini o kadar anlamsız bir dile dönüştürüyorlar ki. İngilizce mi, Fransızca mı, Türkçe mi belli değil. Okumadıkları gibi kendi dillerini de yitiriyorlar; zenginliklerini göremeden. Buna bazen biz de dâhil oluyoruz ne yazık ki; ister istemez. Kelimeleri yok olmaya mahkûm ediyoruz kullanmayarak. Kelimelerin içlerini boşaltılmasına göz yumuyoruz. Hata sadece okumayanlarda, düşünmeyenlerde, basmakalıp gibi yaşayanlarda değil maalesef. Hepimizde… Herkeste…
Gerçek Hayat Dergisi

10/7/2008

"SESSİZLİĞİN SESİ" İKİNCİ BASKISIYLA TÜM SESSİZLİİKLERDE ;)

 

Hayat… Sürprizlerle, sevinçlerle, burukluklarla, anlatılması zor bir o kadar da güzel duygularla bezeli… Yüreğimin sesi olan “sessizliğin sesi”nin neden bu kadar çok önemsediğini düşünürüm hep, herkesin… Ama yaşadığım her olaydan farklı bir neden çıkar ortaya. Anlarım ki; sadece şükretmeliyim bu “sessizliğe”; onca ilginin bedelini bir nebze de olsun ödeyebilmek için…


Hiç bilmediğim yüreklerde şimdi o “Sessizliğin Sesi”… Bir başkasına dahi anlatamadığım duygular, şimdi birçok yürekte harflere kazınmış bir şekilde o yüreklere haykırıyor belki de… İç’imin en iç’inde sakladığım anlamlar… kelimeler… duygular… Ötelere yayılıyor şimdi. O an ne düşündüğümü, o anki hislerimi meydana çıkardım ben. Belki mahçup, belki çekingen, belki de umutlu… Can’ımdan bir “can” koparıyorum ben, her bir gözün o “Sessizliğin Sesi”ne değmesiyle birlikte… Çocuğum benim; o “kitap”… Aylarca, senelerce içimde taşıdıklarımın somut göstergesi belki de…


Hani olur ya; sevdiğiniz birinden işittiğiniz bir söz bile size diyardan diyara götürür. O sözü günlerce, aylarca, senelerce yüreğinizden tekrar tekrar dinlersiniz. Kazınmıştır bir kere, o söz yüreğe. Unutmak isteseniz bile unutturmaz kendisini; unutturamaz çünkü. Unutulmayacak sözlere “yenileri” ekleniyor geçen her gün… En yakınımdakiler bile beni daha iyi tanımanın bu “kitap”tan geçtiğini söylüyorlar. Gülümsüyorum.


Hayatımın dönüm noktaları… İşte bu “kitap” da o noktalardan biri… Yüreğim sürekli işittiriyor bana son ayda işittiğim kelimeleri. Yüreğim coşmaktan öte bir şeyle meşgul, tarif edemiyorum…


Önümde “benim” kitabım duruyor. Her kelimesi benim iç’imden olan, her harfi bana ait olan… Garip ya! Çok garip… Bakın, kelimeler bile yetmiyor içimdeki o “sevince”…


Şimdi… Kitabımın ilk baskısı çıktığından yaklaşık üç ay sonra; yine karşınızdayım! “Sessizliğin Sesi” ikinci baskısıyla ve tabi ki yenilenen kapak tasarımı ve içeriğiyle “merhaba” diyecek sizlere. Affınıza sığınarak içerikte biraz değişiklikler yaptım. Böylesi daha iyiydi, belki de!


 

 

 

 





"Sessizliğin Sesi"ni
www.ngstores.com  'dan temin edebilirsiniz ;)

Daha nice "sessizlik"lerde buluşmak temennisiyle ;)



HÜMeyra Sultan...

18/3/2008

"SESSİZLİĞİN SESİ" tüm yüreklerde şimdilerde :)

 

 

Küçük bir kızken aklıma koymuştum bir çok şeyi...

 

Okula bile başlamadan anneme hep derdim : "Anne ben ne zaman üniversiteye gideceğim?" diye..

 

Yıllar ne çabuk geçmiş ki; bir bakmışım üniversitedeyim. Dönüp ardıma baktığımda o "küçük kız" bana gülümsüyor, zafer kazanmışcasına :)

 

Çok şeyi aklıma koymuştum; çok şükür ki onları bir bir gerçekleştiriyorum şimdilerde.

 

 

 

 

 

ve şimdi... Şu an benim herhalde hayatımın dönüm noktalarımdan biri...

 

7 yaşında koymuştum bu fikri aklıma; her ne kadar -istisnalar kaideyi bozmaz tabi- kimse o an için inanmasa da; ben o hayalimin er ya da geç gerçekleşeceğini biliyordum. Çünkü aklıma koymuştum bir kere, inattım ve inadımdan da kimse vazgeçiremezdi beni kolay kolay. Aslında bu "inat" meselesi değil... "gönül" meselesi... "azim" meselesi... Ben bir şeyi isterken, yüreğimdeki o sese kulak vererek isterim; bu hep böyle olmuştur. Gerçekten istedim mi bir şeyi, onu elde edene kadar çaba gösteririm. Yorulduğumu anlamam; çünkü biraz ötede o istediğim şey vardır; öyleyse ne diye durayım yerimde, o "şey" beklerken beni orda? :)

 

 

Velhasıl... 22 yaşındayım... Ardıma dönüp baktığımda "7 yaşındaki HÜMeyra"yı görüyorum ve ikimiz de gülümsüyoruz birbirimize...

 

Niye mi?

 

Çünkü bir kez daha bir "hayalimi", hatta hayatımın en büyük "hayal"lerinden birini gerçekleştirmiş bulunuyorum...

 

Tarihler 10 Mart'ı gösteriyor... Yıllardan 2008... Elimde o belki de 4-5 senedir uğraştığım çalışmanın sonucu duruyor...

 

İçim bir hoş hala ve elimde tuttuğum o "şey" 7 yaşımı hatırlatıyor bana ısrarla...

 

 

 

tara0002

 

"KİTABIM"ı tutuyorum şu an... Her sayfasında "kendim"in olduğu...

Her harfinin bana ait olduğu... bir "kitap"...

 

Senelerdir süren "vuslat" şimdi gerçekleşti işte...

 

Şükürler olsun ki varsınız da bu mutluluğumu paylaşıyorsunuz benimle...

 

Hayırlı uğurlu olsun inşaallah...

 

Dediğim gibi:

 

 " 'Sessizliğin Sesi' HÜMeyra Karagöz'ün ilk kitabı; ama son olmayacağını gayet iyi biliyor..." :) :)

 

Selametle...

 

 

HÜMeyra Sultan...

29/10/2007

Yürekten süzülen katreler...

 

 

 

 

 

Çek git Avaz'ım!

 

           Kafi gelmedin ben'i ben yapanı anlatmaya...!

 

 

 

Sessizliğin kabzasındayken, hacet kalmasın sessizliğim,

hayatıma eş olmaya!

 

Avaz'ım!

Çek git, olmayan bir ben'e...

 

 

*******

 

 

İç'ten bir mutluluk zorluyor nefesimi...

    Zonkluyor mazi, şakaklarımda...

Hicran süzülüyor gözlerden,

    Veriyor kendini vuslat'a...

Yürek haykırıyor, söylemek isteyip de söyleyemediklerini...

 

 

    Duymuyor musun, ey adı "can" olan?!